Nükleer Savaş!!

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Nükleer Savaş!!

Mesaj tarafından Yönetici Bir Cuma Eyl. 26, 2008 11:17 am

NÜKLEER SİLAHLAR

A. GİRİŞ

Nükleer silah deyimi bize; atom çekirdeğini hatırlatmaktadır. Çünkü bir atomun parçalanması ya da iki atomun birleşmesi halinde açığa çıkan enerjiden istifade edilerek nükleer silahlar yapılmış ve geliştirilmiştir. Bu enerji, gerçekte çok fazla ise de faydalanılan kısmı gayet azdır. Fakat bir bombada milyarlarca atom bir anda parçalandığı ya da birleştiği için açığa çıkan enerji astronomik rakamlarla konuşulacak düzeye ulaşmakta ve bu enerjiyi anlatacak birim, bildiğimiz ölçülerden farklı, onların dışında bir şey olmaktadır.
Bu kısa açıklama, atom ve hidrojen silahlarının ayrı esaslara göre yapıldıklarını ve klasik silahlardan başka nitelikte olduklarını göstermeyecektir. Atom silahları (Nükleer silahlar), fisyon olayından istifade edilerek yapılmıştır.
Bu olay, bazı ağır metal (uranyum, plutonyum gibi) atomların nötron bombardımanı sayesinde eşit olmayan iki parçaya ayrılmasıdır. Bu esasa göre yapılan silahlar için enerji birimi kiloton (KT) 1.000 ton, T.N.T (Dinamit) nin yıkma gücüne eşit bir basıncın ifadesidir. Hidrojen silahları (Termonükleer silahlar), füsyon olayından faydalanılarak yapılmıştır.
Bu olay bazı ağır hidrojen (döteryum, trityum gibi) atomlarının çok şiddetli ısı karşısında birleşmeleridir. (Bu ısıyı ancak bir atom infilakı verebilmektedir). Bu esasa göre yapılan silahlar için kudret birimi megaton (MT) dur. Megaton 1.000.000 ton T.N.T.nin yıkma gücüne denk bir basınçtır. Gerek atom, gerekse hidrojen silahları infilak ettirildikten sonra yaptıkları etkinin özelliklerinden hiçbir fark göstermediklerinden hepsine birden NÜKLEER SİLAH deyimini kullanmakta bir sakınca yoktur.

B. ATOM VE HİDROJEN BOMBALARI ARASINDAKİ FARKLAR
Bu silahların belirtilmesi gereken başlıca farklılıkları şunlardır;

1. Hidrojen silahları istenilen kudrette yapılabildiği halde atom silahları için sınırlı kudret söz konusudur.
2. İki silahın etki alanları değişiktir. Aynı ağırlıkta olan iki silahtan; hidrojen silahlarının etki alanı yarıçapı atom silahlarının 2,5 katıdır.

C. NÜKLEER SİLAHLARLA KLASİK SİLAHLAR ARASINDAKİ FARKLAR

Nükleer silahlarla klasik silahların karşılaştırılması ise bize şu sonuçları vermektedir.

1. Klasik silahlar bir amaç (Yan etkileri hariç) için kullanıldıkları halde, nükleer silahlar aynı anda bir çok etkiyi birden yapabilmektedirler.

2. Klasik silahlarda etki alanı olarak sokak ya da binalar kabul edildiği halde, atom bombalarının en küçüğünün (Nominal bomba=20 KT.'luk) etki alanını kilometrelerle ifade etmek gerekmektedir.

3. Klasik silahlarda en ağır etkili bir tahrip bombasının etki süresi saniyenin 1/100'ü olduğu halde nominal atom bombasındaki basınç etki süresi 7/10 saniye; nominal bombanın 500 katı olan 10 M.T'luk hidrojen bombasında 5 saniyedir.

4. Klasik silahlardan hiç birisinde yokken, nükleer silahların infilakı halinde diğer etkilerle birlikte radyolojik etkileri de ölüm ve hastalık saçar. Ayrıca silahın yerde veya yere yakın infilakında radyoaktif serpinti tehlikesi doğar.

NÜKLEER SİLAHLARIN ETKİLERİ

Bir nükleer infilakta, ilk önce silahın kudretine göre yarıçapı değişen bir ateş topu hasıl olur. Ateş topunun merkezindeki ısı, güneşteki ısıdan 2-3 defa daha fazladır. İşte aşağıda incelemeye başlayacağımız bütün etkiler etrafa bu ateş topundan yayılmaktadır. Nükleer silahların etkileri,

1) Ani Etkiler (Isı, Işık, Ani Nükleer Radyasyon ve Basınç)

2) Kalıntı Etkiler (Radyoaktif Serpinti) olarak ikiye ayrılır. Nükleer infilakın bütün etkilerini 100 kabul edersek, bu etkilerden:

-%35'i Isı (Işık ile birlikte gelmektedir).

-%5i Ani Nükleer Radyasyon

-%45'i Basınç (Blast)

-%15'i Kalıntı Etki (Radyoaktif Serpinti) olarak karşımıza çıkmaktadır.


http://www.ssgm.gov.tr/nukleer_silah.html


KİMYASAL SAVAŞ VE SAVUNMA

-KİMYASAL SAVAŞIN TANIMI

Kimyasal özelliği sayesinde öldürücü, yaralayıcı ve tahriş edici özellikler gösteren, sis ve yangın meydana getiren Katı, Sıvı, Gaz halindeki maddeler ile yapılan savaştır.


-KİMYASAL SAVAŞ MADDELERİNİN GENEL AYIRIMI


1. FİZİKSEL DURUMLARINA GÖRE

-Katı, Sıvı, Gaz, Aerosol

2. FİZYOLOJİK ETKİLERİNE GÖRE a. Zehirleyici Kimyasal Maddeler; Sinir gazları, Yakıcı gazlar, Kan zehirleyici gazlar, Boğucu gazlar, Uyuşturucu gazlardır.

b. Kargaşalığı Bastıran Gazlar, Gözyaşı getiren gazlar, Kusturucu gazlar

c. Kimyasal Maddelerin Kullanımlarına Göre; Savaş gazları (zayiat verdiren gazlar) Yangın maddeleri, Sis maddeleri, Bitki öldürücüler.

d.Arazide Kalma Özelliklerine Göre; Uçucu gazlar (atıldığı anda 10-30 dakikadan daha fazla kalmayan gazlardır), Kalıcı gazlar (30 dakikadan daha uzun süreli kalan gazlardır)

3. KİMYASAL MADDELERİN SEÇİM VE KULLANIMINI ETKİLEYEN GENEL FAKTÖRLER

Kimyasal maddenin etkin bir şekilde kullanımı, onun fiziksel ve kimyasal özellikleri ile meteorolojik şartlara bağlıdır Kimyasal maddenin etkinliğinin süresi saldırıda kullanılan maddenin fiziksel karakterine, miktarına, silah sistemine, kullanıldığı bölgenin arazi yapısına, saldırıya uğrayan kitlenin kimyasal maddeyi nötralize etme yeteneğine bağlıdır.

a. Kimyasal Saldırıya Hava Şartlarının Etkisi: Sıcaklık, sıcaklık farkı, rüzgar, nem vb. meteorolojik parametreler kimyasal ajanların performansını etkiler. Ajanların buharlaşması ve yayılması sıcaklık ve rüzgar hızı ile artar. Nemin fazla olması Iperit'in etkinliğini artırır. Yağmur ise bazı sıvı ajanların kontaminasyonunu yıkayabilir. Tabloda bazı ajanların hava şartlarına bağlı olarak kalıcılığı verilmiştir.
BAZI KİMYASAL AJANLARIN KALICILIĞI
Kimyasal Savaş Ajanı HAVA ŞARTLARI
Güneşli Hafif Rüzgarlı 20 C Civarı Nemli ve Rüzgarlı 10 C Sakin ve Güneşli Karlı -10 C Civarı
GA 1-4 1/2-6 saat 1-2 gün - 2 hafta
GB 1/4-4 saat 1/4-1 saat 1-2 gün
GD 2-5 gün 3-36 saat 1-6 hafta
VX 3-21 gün 1-12 saat 1-16 hafta
H 2-7 gün 1-2 gün 2-8 hafta
b. Kimyasal Savaş Maddelerinin Vücuda Girme Yolları: Buhar, Gaz ve Aerosol halinde zehirli maddeler solunum yoluyla, katı ve sıvı partiküller halinde olan zehirli maddeler deri yoluyla, yiyecek ve içecek maddelerine bulaşmış zehirli maddeler sindirim yoluyla girerler.
4. KİMYASAL SAVAŞ MADDELERİNİN KULLANMA ŞEKİLLERİ

Püskürtücü aletler veya spray-tanklarla, sıvı veya aerosol şeklinde, topçu mermileri, roket veya torpido mermileri içinde, mayınlarla, füzelerle, uçak bombalarıyla.

5. SAVAŞ GAZLARININ ÇEŞİTLERİ

Savaş gazları, cilde temas ettiği, personel tarafından solunduğu veya sindirim yolu ile alındığı zaman öldürücü ve zarar verici etkiler meydana getirirler. Standart savaş gazları şunlardır; Sinir gazları,Yakıcı gazlar, Kan Zehirleyici gazlar, Boğucu gazlar, Kusturucu gazlar, Göz Yaşartıcı gazlar, Uyuşturucu gazlar.

6. SAVAŞ GAZLARININ GENEL ÖZELLİKLERİ

Zehirleme gücü çok yüksektir, Renksiz, kokusuz, havadan ağırdır, Yapıları kolaylıkla bozulmaz, Üretimleri kolay ve ucuzdur, Havaya, suya ve kimyasal maddelere karşı dayanıklıdır.

a. Sinir Gazları Sıvı, gaz veya buhar halinde bulunurlar. Renksiz ve tatsızdırlar. Sıvı halinde ise kahverengidirler. Sinir gazları solunum ve cilt yoluyla vücuda girer. Kişinin sinir sistemini etkiler, kasları felce uğratarak solunum ve dolaşım sistemlerini durdurup ölüme neden olur. Sinir gazları Tabun GA, Sarın GB, Soman GD, VX Grubu, gazlardır. G Grubu gazları solunum yoluyla vücuda girer. Yeterli miktarda alındığı takdirde 1-2 dakika içerisinde ölüme sebebiyet veren gazlardır. Öldürücü dozu 1 Miligram kadardır. VX Grubu sinir gazları son zamanlarda geliştirilmiştir. G Grubundan daha öldürücüdür. Buhar ile solunum sistemlerinden veya sıvı ise deriden nüfuz edebilir. Atıldıkları yerlerde uzun müddet kalabilirler. Öldürücü dozu 0,4 Miligramdır.
1) Fizyolojik Etkileri: Sebepsiz ağız ve burun akıntısı, göğüs tıkanıklığı, solunum güçlüğü, görme bulanıklığı, gözbebeklerinin küçülmesi, kaslarda seğirme, bulantı ve kusma, aşırı terleme ve idrar tutamama, baş ağrısı, denge bozukluğu, şaşkınlık, miskinlik, sebepsiz sıçrama, çırpınma, koma ve ölüm.
2) Korunma: Sinir gazlarından korunmak için gaz maskesi, koruyucu elbise, eldiven ve bot birlikte kullanılmalıdır. Sığınak veya sığınma yerine girilmelidir. Şayet, sinir gazına maruz kalınmışsa, nefesinizi tutunuz ve örtünerek derhal kapalı bir yere giriniz. Yukarıda belirtilen fizyolojik etkiler görüldüğünde bir ATROPİN iğnesi yapınız. (Etkileri geçmediği takdirde 15'er dakika ara ile 2 nci Atropin iğnesi yapınız) Cilde bulaşmış ise pudra veya benzeri bir madde dökünüz 5-10 dakika sonra sabunlu su ile yıkayınız. Elbiselere bulaşmış ise bulaşan yeri kesip atınız veya elbiseyi çıkarınız. Göze kaçmış ise gözü su ile en az 30 saniye yıkayınız.

DİKKAT: SİNİR GAZINA MARUZ KALDIĞINIZDAN EMİN OLMADIKÇA ATROPİN İĞNESİNİ YAPMAYINIZ. ATROPİN İĞNESİ KULLANILDIKTAN SONRA KASLARI GEVŞETMEK İÇİN DİAZEPAM TABLETİNDEN 1 ADET ALINIZ.


Evde iseniz, Gaz Alarmı verilince daha önceden hazırlamış olduğunuz sığınma yerlerine gidiniz. Taşıtta iseniz; taşıtın kapı ve pencerelerini, havalandırma tesisatını kapatınız. Rüzgarı karşınıza alarak hızla uzaklaşınız.


b. Yakıcı Gazlar Genellikle sıvı ve buhar halinde bulunurlar. Gözleri cildi veya solunum yollarını yakmak suretiyle zayiata sebep olan geç tesirli kimyasal harp maddesidir. Yaptığı zehirlenmenin belirtileri genellikle 4-6 saat içerisinde ortaya çıkar. Bazı çeşitleri acı verirler. Renkleri renksizden koyu kahverengine kadar değişen yağlı sıvılardır. Buhar halindeyken normal olarak görünmezler. Bir kısmının kokuları olup sarımsak, acı badem, ıtır gibi kokuları vardır (İperitler, Arsenikler).

1) Fizyolojik Etkileri: Gözlerde sulanma ve yanma, gözlerde ışığa karşı duyarlılık, göz kapaklarının şişmesi, öksürük ve boğulma hali, gözlerde, boğaz ve nefes borularında iltihaplanma, ciltte kızarıklıklar ve kabarcıklar, bulantı ve kusma.

2) Korunma: Göz kapaklarını açık tutarak bol su ile uzun süre yıka. Tenine bulaşan sıvıyı yara temizler gibi sürtmeden sil. Koruyucu merhem sür. Bol su ile yıka. Elbiseni temizle ya da çıkar at.


c. Kan Zehirleyici Gazlar Kalıcı olmayan çabuk tesirli gazlardır. Kandaki oksijenin vücut doku ve hücreleri tarafından alınmasını önlemek suretiyle ölüme sebep olurlar. (Hidrojen Siyanür, Siyanojen Klorid, Arsin)

1) Fizyolojik Etkileri: Burun ve boğazda Tahribat, Titreme ve öksürük, Göğüs darlığı ve boğulma hali, Solunum hızlanması, Güç ve ağır solunum, Baş ağrısı, baş dönmesi, sersemleme, Bulantı ve kusma, Boğazlarda ve nefes borusunda şiddetli acı, Şiddetli baş ağrısı.

2) Korunma: Varsa maskeni tak, Sığınak veya sığınma yerine gir, Açık ve temiz havaya çık.


d. Boğucu Gazlar: Boğucu gazlar solunum yoluyla vücuda girerler. Nefes yolları ve akciğerleri tahrip etmek suretiyle solunum sistemini etkilerler. Kanın ödemine neden olarak akciğerler sıvı ile dolar ve oksijen yetersizliğinden ölüme neden olabilirler. Çok uçucu olan bu gruptaki gazlar genellikle renksiz ve yeni biçilmiş çayır, çürümüş saman ve mısır püskülü kokusu gibi kokuları vardır (Fosgen, Difosgen).

1) Fizyolojik Etkileri: Göğüste darlık ve solunum güçlüğü, Öksürük ve gözlerde yaşarma, Yorgunluk, dudaklarda morarma, Burun ve boğazlarda tahriş ve akıntı, Bulantı ve kusma

2) Korunma: Varsa maskeni tak. Gazlı sahadan uzaklaş. Sığınak ve sığınma yerlerine gir. Oksijen cihazı tatbik edilir (Suni solunum yaptırılmaz).


e. Kusturucu Gazlar: Bu gazlar genellikle katı haldedirler. Isındıkça buharlaşır, yoğunlaşır, zehirli aerosoller oluştururlar. Kusturucu gazlar, genel olarak ayaklanmalarda ve kargaşalıkları bastırmada kullanıldığı gibi zehirli gazların tesirlerini artırmak amacıyla bu gazlarla da birlikte kullanılır.

1) Fizyolojik Etkileri: Burun ve boğazda tahriş, Öksürme ve aksırma, Boğazda ve nefes borusunda şiddetli acı, Bulantı ve kusma, Şiddetli baş ağrısı.

2) Korunma: Varsa maskeni tak. Sığınak veya sığınma yerine gir. Açık ve temiz havaya çık.


f. Gözyaşartıcı Gazlar Genellikle gözlerde yanma, yaş gelmesi ve şiddetli baş ağrısı yaparak, ayaklanma ve nümayişlerde kullanılan gazlardır.

1) Fizyolojik Etkileri: Gözlerden bol yaş gelmesi, Cilt ve burun içerisinde iğnelenme, Şiddetli baş ağrısı, Bulantı ve kusma.

2) Korunma: Varsa maskeni tak. Ovuşturmadan gözler silinir. Su ve sabunla yıkanır

g. Uyuşturucu Gazlar: Buhar ve aerosol halinde atılırlar. Solunum yoluyla etkilerler. Zihni ve fizyolojik bozukluklar felç, körlük, sağırlık ve akıl hastalıkları yapar.

1) Fizyoloik Etkileri: Tansiyon yükselmesi, baş dönmesi, kalp çarpıntısı, ağız ve ciltte kuruma, görüşte bulanıklık, kusma ve kabızlık, uyuşukluk ve sersemleme, hayal görme ve sayıklama.

2) Korunma: Varsa maske takılır, koruyucu elbise giyilir. Temizlenmek için deterjan, sabun, su malzeme temizliği için Hidrokloritik ve Alkolsosik eriyikleri kullanılır.

Yönetici
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 422
Yaş : 97
Nerden : Dershaneden
Kayıt tarihi : 29/07/08

Kullanıcı profilini gör http://nevsehirugur.forum0.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Nükleer Savaş!!

Mesaj tarafından Yönetici Bir Cuma Eyl. 26, 2008 11:17 am

KİMYASAL SAVAŞ MADDELERİNDEN KİŞİSEL TEMİZLENME


a. Kişisel Temizlenme

Kimyasal bir taarruza maruz kalan bir kişi ciddi yaralanmalardan hatta ölümden kaçınmak için mümkün olan süratle vücudun açıktaki kısımlarını temizler. Eğer temizlenme çabuk ve tam olarak yapılmamış ise ilk yardım tedbirleri lüzumludur. Vücudun temizlenmesi için uygun malzeme su, sabun veya koruyucu merhemdir.

1) Gözlerin ve Yüzün Temizlenmesi: Kimyasal maddeler vücudun deri kısımlarına nazaran gözlerden daha çabuk emilirler. Zayiattan kaçınmak için gözlerin, yüzün ve maskenin temizlenmesi lüzumludur. Temizlenmeye göz, yüz ve maskenin içerisinde bütün kimyasal maddelerin temizlendiğine emin oluncaya kadar devam edilir.

2) Cildin Temizlenmesi: Ciltten kimyasal maddelerin temizlenmesinde sürat lüzumludur. Eğer kimyasal madde cildin içine girerse temizlenme veya tesirsiz hale getirme imkansız olabilir.


b. Kişisel Teçhizatın Temizlenmesi

Kişisel teçhizatı temizleme ve zamanı aşağıda belirtilmiştir.

1) Koruyucu Maske: Kauçuk maskenin dışı sıvı kimyasal gazları emeceğinden koruyucu maske kirlendikten sonra hemen temizlenir. Maskenin dış kısımları temiz bir bezle temizlendikten sonra su ile yıkanır. Maskenin iç kısmı temiz bir bezle silinir.

DİKKAT: Filtre ve maske süzgeçlerine su değdirilmemesine dikkat edilir.

2) Elbise: Elbise aşağıda belirtilen şekilde temizlenir. • Kimyasal gaz buharlarına maruz kalmış olan elbise güneş ışığında 4 ila 8 saat veya bütün bir gece havalandırılmak suretiyle temizlenir. • Kimyasal gaz buharlarına maruz kalan kimyasal koruyucu elbise temizlemeyi gerektirmez. Çapı 1.3 cm'den daha büyük olan lekelerle kirlenen koruyucu dış elbiseler ve çapı 3 mm den daha büyük olan lekelerle kirlenen emprenye elbiseler tehlikelidirler. Bu durumda elbise derhal çıkarılır ve ilk fırsatta değiştirilir.

3) Botlar: Deri botlar kirlenmeden sonra mümkün olur olmaz sabunlu su, su veya kireç kaymağı ile temizlenir. Temizlendikten sonra yakıcı gazların botlardan geçişini geciktiren koruyucu yağ kullanılır.


BİYOLOJİK SAVAŞ

TANIMI

Biyolojik savaş; insan, evcil hayvan ve faydalanılan bitkilerde ölüm veya zarar meydana getirmek, malzemeyi hasara uğratmak amacıyla mikroorganizmaların veya bunların toksinlerinin (zehirlerinin) kasden kullanılmasıdır. Bakteriler, Riketsialar, Virüsler, Funguslar, Protozoalar gibi mikroorganizmalar biyolojik savaş maddesi (ajanı) olarak kullanılabilinirler.

BİYOLOJİK SAVAŞ MADDELERİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Biyolojik savaş maddelerinin belli başlı özellikleri şunlardır.
a- Üretimleri kolay ve ucuzdur.
b- Depolama şartlarına ve dış şartlara dayanıklıkları fazladır.
c- Enfeksiyon yetenekleri fazla olup,salgın yapabilmektedir.
d- Hastalık yapmaktadır.
e- Vucuda çeşitli yollardan girer.
f- Kuluçka devreleri genellikle kısadır.
g- Teşhis ve tedavileri güç olup, çok zaman almaktadır.
h- Öldürücüdür.

BİYOLOJİK SAVAŞ MADDELERİNİN VÜCUDA GİRİŞ YOLLARI

a- Solunum Sistemi,
b- Sindirim Sistemi,
c- Deri,
d- Tenasül Organları,
e- Göz Konjiktivaları ile

Biyolojik ajanın vucuda giriş yollarına göre tehlike oranı artar. Örneğin; ŞARBON hastalığı mikrobu deri yolu ile alınırsa ölüm oranı %5-20 civarında iken, solunum yolu ile alındığında ölüm oranı %99'a kadar çıkar. Yine VEBA deri yolu ile bulaştığında ölüm oranı %20-30 iken, solunum yolu ile alındığında ölüm oranı %95'e kadar çıkar.Tüberküloz basilleri solunum yolu ile akciğerlere girince hastalık VEREM olur. Aynı basiller sindirim yolu ile alınırsa bağırsakta bağırsak hastalığı olur. TİFO mikrobu yaralardan geçerse az, sindirim yolu ile alınırsa çok tehlikeli olur.


BİYOLOJİK SAVAŞA KARŞI SAVUNMA

Biyolojik silahlara karşı savunma tedbirlerinden sorumlu makam Sağlık Bakanlığıdır. Ancak, diğer Bakanlık ve ilgili kuruluşlar da kendi hizmetleri ile ilgili savunma tedbirleri konusunda gerekli önlemleri almak durumundadırlar. Örneğin; bitki ve hayvanlarda ortaya çıkacak hastalıklara karşı tedbirler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca, Biyolojik Ajan ile kirlenmiş sahaların temizlenmesi Çevre Bakanlığı, İtfaiye ve Sivil Savunma vb. kuruluşlarca yapılmaktadır. Biyolojik silahların kullanımını önleyecek veya kullanıldıklarında bunları etkisiz hale getirebilecek hiç bir kesin önlem pratik olarak yoktur, yakın gelecekte de olmayacaktır. Bu tür silahların üretilmesi, depolanması ve kullanılması oldukça ucuz, ancak bunlardan korunma, tedavi yöntemleri ise oldukça pahalı ve zordur. Etkili bir savunma için iyi eğitilmiş personele, çok etkili haber alma birimlerine, kaliteli ve etkili koruyucu malzeme, tespit ve teşhis araç ve gereçlerine, çok çabuk ve etkili bir şekilde organize olan Sağlık, Sivil Savunma ve İtfaiye teşkilatlarına gerek bulunmaktadır.

BİYOLOJİK SAVAŞ MADDELERİNDEN KORUNMA TEDBİRLERİ

a- Genel Tedbirler

1- Sağlık, İtfaiye, Sivil Savunma ve diğer ilgili personel ve halk, biyolojik savaş hakkında bilgilendirilmelidir.
2- Bunlara hijyen kural ve esasları öğretilmelidir.
3- Bütün yurtta aşı, serum, ilaç, hastane, doktor ve sağlık personeli yeterliliği sağlanmalıdır.
4- Planlanan aşılar zamanında yapılmalı ve gerekli sihhi tedbirler alınmalıdır.
5- Biyolojik savaş maddelerine karşı koruyuculuk sağlayan malzemeler ( maske, koruyucu elbise, kitler ) temin edilmeli ve kullanılması öğretilmelidir.
6- Şahsi ve çevresel temizliğe dikkat edilmelidir.
7- Su ve besin maddeleri temiz olarak kapalı kaplarda bulundurulmalı ve gerektiğinde kaynatılmalıdır.
8- Hastalıklar, ilgili yerlere derhal haber verilmelidir.
9- Yetkililerin emir ve talimatlarına uyulmalıdır.

b- Bireysel Tedbirler

1- Varsa maske tak.
2- Kirlenmiş sahadan en kısa sürede uzaklaş.
3- Hiç bir şeye el sürme ve yere atılmış eşyaları alma.
4- Elbiseni düğmele, eldivenlerini giy ve açık yerlerini kapat. (kesik ve yaralar, yara bantı ile kapatılmalıdır.)
5- Yakınında sığınak varsa sığınağa gir.
6- Yanındaki içecek ve yiyecekten başkasını yeme.
7- İçecek ve yiyecekleri kaynat.
8- Kullanılacak malzeme ve araçları sterilize et.
9- Vucudunu temiz tut.
10- Hastalık halinde derhal doktora müracaat et.
11- Şaşırma, heyecanlanma ve şaiyalara inanma.

c- Toplu Korunma

Toplu olarak korunma sığınaklar ile sağlanır. Sığınakların havalandırma tertibatlarının filtreli olması, giriş ve çıkışlarının iyi izole edilmesi gereklidir. Ayrıca sığınaklarda personele yetecek temizlik ve tedavi maddelerinin bulundurulması gereklidir.

d- Sığınaklarda Uyulması Gerekli Kurallar

1- Sığınağa girenlerin temizliği yapılmalıdır.
2- Kontrol ve muayeneden geçirilmeyen gıda maddeleri ile su sığınağa sokulmamalıdır.
3- Yiyecek ve içeceklerin kapalı kutularda bulundurulması, yiyeceklerin pişirilmeden yenmemesi ve suların kaynatılmadan içilmemesi gerekir.
4- Çöp ve dışkıları naylon torbalara doldurulup ağızları bağlı tutulmalı ve dezenfekte edilmelidir.

BİYOLOJİK SAVAŞ MADDESİ İLE KİRLENEN PERSONEL VE EŞYANIN TEMİZLENMESİ

Biyolojik taarruzdan sonra temizlenmek için en basit ve en tesirli usul, su ve sabunla yıkanmak ve yıkamaktır.

1- Personelin Temizlenmesi:
Biyolojik maddelere maruz kalan personel, sıcak sabunlu su ile yıkanarak temizlenir, varsa mikrop öldürücü sabunlar kullanılmalıdır.

2- Eşyaların Temizlenmesi :
Kirlenen elbise ve çamaşır ile diğer eşyalar ilk fırsatta sabunlu veya deterjanlı su ile yıkanır ya da kaynatılarak temizlenir. Koruyucu maske, filtre elemanları çıkarılarak dış ve iç kısımları temiz bir bezle temizlenir, sonra ılık sabunlu suda yıkanır ve dezenfektan kimyasal eriyikler kullanılarak temizlenir.

3 Yiyecek ve İçeceklerin Temizlenmesi:
Biyolojik madde ile kirlenen yiyecek ve içeceğe çok fazla dikkat edilir. Yiyecek ve içecekler hastalık meydana getiren tabii kaynaklardır. Sağlık personeli tarafından yenmelerine ve içilmelerine müsaade edilmedikçe kullanılmaz. Ancak aşağıdaki temizleme işlemleri yapıldıktan sonra yenilebilir ve içilebilir.
a- Taze sebze ve meyvelerin kirli kısımları kesilerek atılır ve bol su ile yıkanarak temizlenir.
b- Et ve buna benzer maddelerin 1-2cm. kalınlığında üst kısımları kesilip atılarak veya pişirilerek temizlenir. Kuru yiyecek maddeleri için kaynatarak pişirme en iyi yoldur.
c- Ambalajlı yiyecek maddeleri ise; ( Sağlam ve dayanıklı ambalajlar kirlenme ihtimalini azaltır) karton ambalajlı yiyecek maddelerinde, ambalajın dış kısımları kireç kaymağı veya kimyasal bir madde ile silinir. Kuruduktan sonra dış kısımları atılır ve kullanılacak hale getirilmiş olur.
d- Teneke ve cam veya plastik ambalajlı yiyecek maddeleri kutusu açılmadan evvel 15 dakika suda kaynatılarak veya su ve sabunla yıkanarak veyahut mikrop öldürücüde dezenfekte edilerek temizlenir. Kural olarak açıktaki bütün sular dökülmelidir. Ancak bu gibi sular kullanmak mecburiyetinde kalınırsa su iyice kaynatılmalı ( en az 15 dakika ) ve içine su arıtma tabletleri atılmalıdır. Kapalı kap ve su şişelerindeki su, dış yüzeyleri temizlenmek suretiyle içilecek hale getirilir. Çeşme ve akarsuların suları tıbbi kontrolden geçmeden içilmemeli ve kullanılmamalıdır.


4- Binaların Temizlenmesi :
Özellikle ahşap binaların temizlenmesi güçtür. Binalar kireç kaymağı ile fırçalanarak veya süngerle, sıcak sabunlu su ile veya çamaşır sodası ile yıkanarak veyahut havalandırılarak temizlenir. Ayrıca binalar, biyolojik temizleyici madde kullanılarak da temizlenir.

5-Açık Yerlerin Temizlenmesi :
Güneş ışığının bir çok mikroorganizmaları öldürücü etkisi olduğundan, genel olarak açıktaki gölgesiz yerleri temizleyebilir. Bununla beraber alçak ısılarda gölgeli bölgeler saatlerce tehlikeli olarak kalabilir. Geniş bölgelerin temizlenmesi mümkün değildir. Ancak, kirletildiğinden şüphe edilen önemli bölgeler, kimyasal temizleyiciler ve kostik soda eriyiği gibi temizleme maddeleri kullanılarak temizlenir.

Kaynak: http://www.ssgm.gov.tr/biyolojik.html
İKAZ VE ALARM

Sivil Savunma Genel Müdürlüğünce yurt çapında kurulmuş bulunan İkaz ve Alarm Sistemlerinin amacı, düşman saldırısını önceden haber almak ve tehlikeye karşı halkı uyararak bir takım önlemlerin alınmasını sağlamaktır.


İKAZ VE ALARM İŞARETLERİ

İkaz ve Alarm işaretleri sarı, kırmızı, beyaz ikaz ve radyoaktif serpinti tehlikesi ile kimyasal savaş maddeleri tehlikesi alarmı olmak üzere beşe ayrılır.

1- Sarı İkaz

Hava saldırısı ihtimali var olduğunu işaret eden sarı ikaz, 3 dakika süren düz siren sesi ile duyurulur.

Bu ikazı duyunca; bina içindeki doğal gaz, hava gazı, elektrik, su ana anahtarlarını kapatınız.Yanan ocak, soba gibi şeyleri söndürünüz, kapı ve pencereleri kapatıp, perdeleri çekiniz, varsa maske, ilkyardım çantası yoksa gazlı bez, steril pansuman, hazır pansuman, flaster ve lüzumlu ilaçlar gibi ilk yardım malzemesi, pilli veya transistorlü radyo, el feneri, gemici feneri, gaz ocağı, mevsime göre palto, manto, pardesü ve diğer giyecekler gibi eşyalarla tabak, bardak, çatal, kaşık, içme ve kullanma suyu ve diğer ihtiyaçlar daha öncaden sığınak yerinde hazırlanmamışsa sığınağa taşıyınız. Bu hazırlıkları bir kaç gün sığınakta kalacağınızı varsayarak yapınız.

Dışarıda bulunuyorsanız; ikaz haberini duyunca hemen sığınabileceğiniz bir sığınak veya sağlam bir bodrum, duvar dibi veya bir çukura yaklaşınız.
Hemen gidilmesi mümkün ise evinize veya iş yerinize gidiniz.


2- Kırmızı İkaz(ALARM)

Hava saldırısı tehlikesi olduğunu işaret eden kırmızı ikaz, 3 dakika süren yükselip alçalan dalgalı siren sesi ile duyurulur.

Bu ikazı duyunca; Sarı ikaz sırasında eksik kalanları tamamlayınız, gerekli olan malzemeleri de yanınıza alarak hemen sığınak yerine gidiniz. Tehlike geçti ikazı verilinceye kadar sakin bir şekilde burada bekleyiniz.

Bina dışında bulunuyorsanız; hemen en yakın bir sığınak veya sağlam bodrum, duvar dibi veya çukur bir yere sığınarak saklanınız.Tehlike geçti ikazına kadar sükunetle bekleyiniz.

3- Radyoaktif Serpinti İkazı (Alarm)

Radyoaktif serpinti tehlikesini işaret eden bu ikaz ise 3 dakika süreli kesik-kesik siren sesi ile duyurulur.

Bu ikazla hemen, yukarıda olduğu gibi gereken malzeme ve yiyecek maddeleri ile birlikte sığınak veya sığınma yerlerine gidiniz. Yapılacak uyarılara hazırlıklı bulunuz.

4- Kimyasal Savaş Maddeleri Tehlikesi İkazı (Alarm)

Saldırının kimyasal silahlarla yapılması halinde, ikaz radyoaktif serpintide olduğu gibi 3 dakika süreli kesik kesik siren sesi ile ve Radyo - Tv den verilir. ,

Bu ikazı duyunca,bulunduğunuz binada sığınak veya sığınma yeriniz yoksa;

Konutların ve işyerlerinin iç kısımlarında penceresi az ve korunmaya elverişli bir bölümü sığınma yeri olarak seçiniz.

İçeriye gaz sızmasını önlemek için kapı ve pencere gibi yerlerin çevresi ve aralıklarını bant macun veya çamaşır suyuna batırılmış bezlerle kapatınız.

Ağız ve burunu ıslatılmış bez arasına konulmuş ıslak pamukla maskeleyiniz.

İlk yardım malzemeleri, depolanmış su ve temiz bezleri alarak sığınma yerinde tehlike geçti haberine dek bekleyiniz.

Dışarıda bulunuyorsanız;

En yakın kapalı yere giriniz, yalnız kapalı yere girmeden önce, elbiselerinize gaz bulaşmış olabileceğinden, elbiselerinizi yıkayınız veya değiştiriniz, mümkünse naylon torbaya koyunuz. Cildinizi de bol su ile yıkayınız. Su yoksa; temiz bir bezle bulaşan yeri sürtmeden emdirilerek temizleyiniz.
Kimyasal gaza maruz kalmış kişide nefes alma zorluğu, baş dönmesi, kusma, kızarıklık ve gözlerde yanma, şişme görüldüğünde, yine bol su ile bu bölgeleri yıkayınız. Kişiyi sıcak tutunuz, fazla hareket ettirmeyiniz. En kısa zamanda tedavi merkezlerine ulaştırmaya çalışınız.

Kirlenmiş araç ve gereçlerinizi deterjanlı su veya çamaşır suyu ile temizliyerek gerekirse kullanınız.

5- Tehlike Geçti (BEYAZ İKAZ)

Tehlike geçti işareti, radyo, televizyon, hoparlör, megafon gibi araçlarla duyurulur.Bu haberi duyunca sığındığınız yerden çıkarak normal yerlerinize dönünüz, yardıma muhtaç olanlar varsa yardım ediniz.


Bu İkaz ve Alarm işaretlerini tanımak, tanıtmak ve alınacak tedbirleri bilmek, olağanüstü hal ve savaş durumundan en az zararla çıkmamızı sağlayacaktır.

Yönetici
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 422
Yaş : 97
Nerden : Dershaneden
Kayıt tarihi : 29/07/08

Kullanıcı profilini gör http://nevsehirugur.forum0.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Nükleer Savaş!!

Mesaj tarafından Yönetici Bir Cuma Eyl. 26, 2008 11:22 am

Nükleer Silahlar
Nükleer silahları askeri açıdan çok çekici kılan, bu silahların birim ağırlıkları başına, patlaması ırasında ortaya çıkarttıkları enerjidir. Bir bombanın patlaması sonucunda ortaya çıkan enerji, çok kısa bir süre içinde, yakın çevresindeki ortamı ısıtarak bir şok dalgası yaratır. Bu şok dalgası, çevreye, dolayısıyla da hedefe zarar verir. Bir bombanın tahrip gücü, patlama sonucu çevreye eşit derecede zarar verecek kimyasal bir patlayıcı olan trinitro-tolüen' in (TNT) ağırlığı cinsinden verilir. Kimyasal patlayıcıların çevreye zarar ile nükleer bir patlayıcının vereceği zarar arasında binler veya milyon mertebesinde bir fark vardır. Örneğin, Amerikan Minuteman-III Kıtalar Arası Balistik Füzesi içinde bulunan, her biri 170 kt gücünde, ağırlığı yaklaşık 400 kg' dan az olan W62 nükleer başlıkları,patlama sonucu 170,000 ton TNT' e eşdeğer bir enerji açığa çıkarırlar. Diğer yandan, dünyadaki en güçlü nükleer bombalar, Çinlilerin CSS-4 sistemleri olup; güçleri 5-10 Mt (5-10 Milyon ton TNT' ye eşdeğer) dolayında, ağırlıkları ise 5 tondan azdır.
Nükleer silahları, güç-ağırlık oranları çekici yapmaktadır. Askeri dilde taşıma platformları olarak anılan, uçak veya füze teknolojisine sahip uluslar için nükleer patlayıcılar, çok uzaklardaki hedefleri vurabilme olanağı vermeleri açısından büyük önem taşımaktadırlar.
Nükleer silahların caydırıcı rolünün bir göstergesi,yarım yüzyıla yakın bir süredir bozulmayan Dünya barışıdır. Nükleer silahlara sahip bir ülke, benzer bir saldırının kendisine de yapılacağı kabusu ile yaşamak zorundadır. Bu nedenle nükleer silah sistemleri, "sac ayağı" olarak tanımlanan, bir üçlü sistemden oluşur. İlk sistem, düşmanın Kıtalar Arası Balistik Füze (KABF) silolarını hedef alan KABF sistemidir. Bu sistem, planlanmış bir saldırıda ya da saldırı karşısında savunma amacı ile kullanılabilmektedir. ABD ve eski SSCB, karşılıklı olarak ilk saldırıda bulunmama garantisi vermiş ve KABF sistemleri salt kendilerine yapılacak bir saldırı karşısında kullanma kararını benimsemişlerdir. Bir nükleer savaşın ilk yirmi dakikasında, KABF' lerin çoğunluğunun imha edilmesi ve bunların çevreye çok büyük zararlar vermesi olasılığına karşılık,daha çok intikam alma amacına yönelik olan Denizaltından Atılan Balistik Füzeler (DABF) sistemi geliştirilmiştir. Bu füzelerde, KABF başlıklarına oranla daha güçlü olan çok sayıda nükleer patlayıcı vardır ve füze siloları yerine kentleri hedef alırlar. Kısacası nükleer güçler,karşı tarafın sivil halkını rehin almaktadırlar. Üçüncü sistem ise, KABF ve DABF sistemlerinin arasında devreye girebilen, insan kumandası ile çalışan ve gerektiğinde geri çağrılabilir nükleer silahlar taşıyabilen bombardıman uçaklarıdır.
Nükleer Bomba Nedir ?
Nükleer bombaların çalışma ilkesi,iki ayrı tür çekirdek tepkimesine dayanır. Ağır çekirdeklerin parçalanması, yani fisyon olayı ile enerji üreten nükleer bombalara, yanlış bir terim olmasına karşın, Atom Bombası denilmektedir. Diğer bir bomba tipi ise, açığa çıkardığı enerjinin çoğunluğu hafif çekirdeklerin kaynaşmasına; yani füzyon tepkimesine dayanan, termonükleer bomba ya da Hidrojen Bombasıdır. Henüz geliştirilme aşamasındaki çok yeni tasarımlar dışında, termonükleer bombaların ateşlenmesinde fisyon tepkimesinden yararlanılır. Diğer bir deyişle hidrojen bombasının tetik mekanizması bir atom bombasıdır. Dolayısıyla nükleer silahların yapılabilirliğini incelemede, atom bombası yapımı için gerekli malzeme ve teknolojinin neler olduğunun belirlenmesi yeterlidir. Fisil, yani bölünebilir madde adını verdiğimiz uranyum izotoplarından U-233 ve U-235 ile insan yapısı olan plütonyum izotopu Pu-239, nükleer silahların ham maddeleridir. Uygun miktar ve geometride bir araya getirilen bu malzemelerde fisyon tepkimesi, bir nötron kaynağı yardımı ile başlatılır. Kaynaktan çıkan bir nötron, fisil madde ile fisyon tepkimesine girerek, fisil maddenin çekirdeğinin parçalanmasına yol açar. Bu tepkime sonunda, yüksek kinetik enerjiye sahip (fisil maddenin çekirdeğine göre) iki hafif çekirdekten başka, iki veya üç tane de nötron ortaya çıkar. Ortaya çıkan bu nötronlardan bazıları, sistemdeki diğer fisil çekirdeklerle fisyon tepkimesine girmeksizin sistemi terk ederler. Sistemden kaçan nötronların fisyon tepkimesine girenlere oranı, sistemin fiziksel büyüklüğü ile ters orantılıdır. Fisyon tepkimesinden çıkan nötronlardan bir kısmı ise, fisil maddede veya sistemdeki diğer maddelerde fisyon yapmayacak tepkimelerle yutulurlar. Sızma ve yutulma kayıplarından arta kalan nötronlar yeniden fisyon tepkimesi yaratırlar. Eğer sistemde yeterli fisil madde varsa ve seçilen geometri uygunsa, art arda gelişen (zincirleme) fisyon tepkimeleri sonucu, sistemdeki nötron sayısı zamanla artar. Hızla oluşan bu zincir tepkimeler sonucu, çok büyük bir ısı açığa çıkar. Sıcaklığı artan sistem genleşme eğilimi gösterir ve sistemden sızan nötronların oranı artar; bunun sonucu olarak da zincirleme tepkimeler sona ere. Dolayısı ile, nükleer bomba tasarımında en önemli konu, malzeme ve geometri seçiminin, zincirleme tepkimeyi mümkün olduğunca uzun süre devam ettirecek şekilde yapılmasıdır.
Nükleer sistemler tasarlanırken, nötron sızıntısının en aza indirilebilmesi amacıyla genelde küresel geometri yeğlenir. Küre, bütün geometrik cisimler içinde,hacim başına en az yüzeye sahip olanıdır. Tümüyle fisil maddeden oluşan bir kürenin çapı büyüdükçe,sızan nötronların oranı azalmaktadır. Kullanılan fisil malzemeye bağlı olarak değişen, belli çaptaki bir kürede her bir fisyon olayından doğan nötronlardan en az biri, yeni bir fisyon tepkimesine yol açarak, zincirleme tepkimelerin oluşmasını sağlar. Böyle bir sisteme kritik kütle adı verilir. Kürenin çapı,kritik çaptan büyük ise, her bir fisyon olayı, birden fazla fisyon tepkimesine yol açar. Bu durumda zincirleme tepkimeler artarak devam eder. Bu tip sistemlere kritik-üstü adı verilir. Kürenin çapı kritik değerinin altındaysa, zincirleme tepkimeler oluşmaz ve böyle sistemler kritik-altı sistemler adı ile anılır.
Nükleer bir bombanın yapımı sırasında kritik kütle oluşturacak kadar fisil maddeyi bir küre halinde bir araya getirmeye çalışmak, patlamaya yol açar. Bu nedenle, nükleer silahların içine konan fisil madde, normal koşullardaki yoğunluğunda zincirleme tepkimeye izin vermeyecek kadar küçük bir metal küre halindedir. Bu metal küre, bombanın patlaması için, kimyasal patlayıcılar yardımı ile sıkıştırılarak, çok daha yoğun; ancak daha küçük bir küre haline getirilir. Kürenin yoğunluğunun artması ile nötron sızıntısı azalır ve çok hızlı gelişen zincirleme tepkimeler,nükleer patlamaya neden olur.
Bir nükleer bombanın yapımı için, yalnızca fisil malzemeye sahip olmak yeterli değildir. Fisil maddeden yapılmış kürenin sıkıştırılabilmesi için, kimyasal patlayıcıları senkronize olarak ateşleyecek düzeneklerin yapımı, bu alanda ileri bir teknolojiye sahip olmayı gerektirmektedir.
Fisil Madde
Nükleer bombalarda kullanılabilecek fisil maddelerden günümüzde en çok tercih edileni, plütonyumdur. Nükleer silahlara sahip olan bütün ülkelerin bombaları plütonyumdan yapılmıştır. Plütonyumun (daha doğru kullanımı ile Pu239'un) fisyon başına ürettiği nötron sayısı, diğer fisil maddelere oranla daha fazladır. Bu da, daha az malzeme ile kritik kütle elde edilebilmesine olanak verir. Pu239, yarı ömrü 24 000 yıl olan kararsız bir çekirdek olması nedeni ile, doğada bulunmaz. Doğal uranyumun %99.3'ünü oluşturan ve fisil olmayan bir izotop olan U238' in nükleer reaktörlerde nötronlarla ışınlaması ile elde edilir. Pu239 üretebilmek için bir nükleer reaktör ve bir kimyasal ayrıştırma tesisi gerekirken; U235, ancak çok pahalı olan izotop zenginleştirme yöntemlerinin kullanılması ile elde edilebilir. Nükleer bomba hammaddesi olarak kullanılabilen diğer fisil madde U233, doğada bulunmadığından, yine Pu239' a benzer yöntemlerle üretilebilmektedir. U233 üretimi için, toryumun doğada bulunan tek izotopu olan Th232, bir nükleer reaktörde nötronlarla ışınlanır. Daha sonra kimyasal ayrıştırma gerektiren bu işlem, ortaya çıkan yan ürünlerin daha fazla radyoaktif olmasından dolayı Pu239 üretiminden daha zordur. Bu nedenle pek kullanım alanı bulamayan bu izotop, nükleer silah sahibi devletler için cazip bir alternatif değildir. Fisil uranyum izotopları,yalnızca nükleer silah teknolojisine gizlice girme amacı taşıyan az gelişmiş ülkelerin ilgi duyabileceği maddeler olabilir.

Yönetici
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 422
Yaş : 97
Nerden : Dershaneden
Kayıt tarihi : 29/07/08

Kullanıcı profilini gör http://nevsehirugur.forum0.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Nükleer Savaş!!

Mesaj tarafından Yönetici Bir Cuma Eyl. 26, 2008 11:23 am

Plütonyum
Glenn Seaborg tarafından 1940 yılında keşfedilen 94 atom numaralı bu element, yapay olarak üretilmektedir. Doğada eser miktarlarda bulunan ve saptanması bile çok güç olan Plütonyum, kimyasal olarak aktenitler sınıfına dahildir. Uranyumun 238 ağırlıklı kararsız U239 çekirdeği, art arda iki beta ışıması yaparak Pu239' a dönüşür. Bir nükleer reaktörde bulunan U238 çekirdeklerinin tümünün, nötron yutar yutmaz reaktörden çıkartılmasına olanak yoktur. Bunun sonucu oluşan plütonyum uzun bir süre nötron bombardımanı altında kalır. Pu239, nötronlarla fisyon tepkimesine girebildiği gibi; nötron yutup gama ışıması yaparak daha ağır bir izotop olan Pu240' ı oluşturur. Pu240 fisil bir izotop olmadığından, reaktörde uzun süre bekleyen Plütonyumun nükleer silah yapımı açısından kalite düşer. Pu240 da nötron yutarak, nükleer silah yapımı için Pu239 kadar elverişli olmayan daha ağır plütonyum izotoplarının (Pu241 ve Pu242) açığa çıkmasına neden olur. Elektrik üretiminde kullanılan nükleer santrallerde, yakıtlar uzun süre reaktörde kaldığı için, bu santrallerden elde edilecek plütonyum, nükleer silah yapımına uygun değildir. Askeri amaçlı plütonyum (Pu239 bakımından zengin), özel olarak tasarlanmış reaktörlerde, U238'in ışınlanması ile üretilir.
Ele geçirilen Plütonyumun analizi, izotop üretim reaktörlerinin yapısı ve kimyasal süreçlere ilişkin verilerle birleştirildiğinde, Plütonyumun kaynağı ile ilgili çıkarımlar yapılabilir. Nükleer silah üretiminde, genellikle %90'nun üzerinde Pu239 içeren plütonyum kullanılır. Bu zenginlikte plütonyumdan yapılacak en ilkel bomba için en az 10 kg plütonyuma gereksinim vardır. Daha gelişmiş bir tasarım ile bu miktar, 4kg'a kadar indirilebilir. Bir nükleer bomba yapımı için gerekli fisil malzeme miktarını azaltmak, ancak teknolojideki deneyim ve ilerleme ile olasıdır. Başka bir deyişle, nükleer bomba yapmak için plütonyum elde eden tarafın, çok geniş tarafın, çok geniş teknolojik olanakların yanı sıra deneyime de sahip olması gerekmektedir. Terör örgütlerinin, ele geçirecekleri bir kaç kilo plütonyum ile nükleer bir silah yapmaları son derece zor olacaktır. Yine de kaçak olarak elde edilebilecek plütonyum, nükleer silahlar konusunda uzun süre çalışma yapmış, gelişmekte olan ülkeler için cazip olabilir.
Basında son zamanlarda yer alan Almanya'da ele geçirilmiş birkaç miligram veya 300 g plütonyumun, askeri bir değeri yoktur. Bu miktarlarda plütonyum ile nükleer silah yapmaya olanak yoktur. 4 kg dolayındaki miktarlar ise, çok düşündürücü olabilir. Gerekli teknolojiye sahip ülkeler için bu miktarlar, nükleer silah yapmaya yeterli olabilecektir. Ne var ki nükleer silah konusunda düzenli bir program yürütme şansı olmayan terör örgütleri için, çok daha büyük miktarlar gerekmektedir.
Plütonyum Zehirleyici mi ?
Ne yazık ki sansasyon yaratma amacı güden bazı basın kurumlarının gerçekle bağdaşmayan telkinleri ve konunun uzmanı olmayan kişileri kaynak göstererek verdikleri bilgiler doğrultusunda, kamuoyunda plütonyumun nükleer silah yapımının yanı sıra zehir olarak da kullanılabileceği yolunda genel bir kanı oluştu. Gerçekten de zehirli bileşikler oluşturabilen bu elementin, zehirlilik boyutunu incelemekte yarar vardır.
Plütonyumun zehirleyici özelliği, insan vücuduna hangi yolla ve hangi kimyasal bileşik halinde girdiğinde bağlıdır. Dünya atmosferinde halen,nükleer patlamalar sonucunda buharlaşarak, kullanılmayarak açığa çıkan beş ton kadar plütonyum bulunduğu tahmin edilmektedir.
Nükleer silahlar geliştikçe, içlerine konan Plütonyumun daha büyük bir çoğunluğunun fisyon tepkimesinde kullanılmasına karşın, geçmişteki nükleer denemeler de göz önüne alınırsa, ortalama olarak nükleer bombalardaki Plütonyumun yaklaşık %20'sinin kullanıldığını söylemek olasıdır.
Dünya atmosferinde böylesine çok miktarda bulunan tahmin edilen plütonyumdan, bugüne kadar hiçbir insanin zehirlendiği bildirilmemiştir. Yinelenmek gerekirse plütonyum zehirleyici özelliği, insan vücuduna hangi yolla, hangi kimyasal bileşik halinde girdiğine bağlıdır. Madeni haldeki Plütonyumun zehirleyici özelliği çok düşük olduğundan, birkaç kg plütonyum, terör örgütlerinin amaçladıkları toplu ölümleri sağlamaya yeterli olmamaktadır. Solunum dışı yollarla vücuda giren plütonyum, çok daha zehirli olabilir. Öte yandan piyasa da çok daha ucuza, çok daha etkili zehirli kimyasal bileşikler elde etmenin olası olduğunu vurgulamak gerekir.
Hiç bir terör örgütü, zehir olarak kullanma amacı ile plütonyum elde etmeye çalışmayacaktır. Terör örgütlerinin ilgisini çeken, akut ölümlere yol açan, çabuk etki gösteren silahlardır. Bu tür kimyasal bileşikleri elde etmek veya küçük atölyelerde birkaç kişiden oluşan gruplarla üretmek, plütonyumdan zehir üretmeye oranla çok daha ucuz ve kolaydır.
RADYASYONUN CANLILARA ETKİSİ

Radyasyon bir çok insanın düşündüğü gibi 1900’lü yıllarda keşfedilmesi ile ortaya çıkan bir tehlike değildir. Tam aksine ilk çağlardan beri vardır. Ancak, teknolojinin ve sanayileşmenin gelişmesi, uranyum elementinin eldesi ve kullanılması ile radyasyonun etkileri giderek artmıştır.
Radyasyon üreten bir çok kaynak vardır. Bunlardan televizyon gibi elektronik cihazlar, X–ışını üreten tıbbi ve endüstriyel röntgen cihazları en sık karşılaşılanlardır. En önemli bir başka radyasyon kaynağı da nükleer reaksiyonlardır. Nükleer denemelerde (atom ve hidrojen bombaları) reaksiyon sonucu oluşan ürünler radyoaktif olduklarından reaksiyonlar dursa da radyasyon uzun zaman devam eder.

Diğer bir radyasyon kaynağı ise uzaydır. Güneş ve yıldızların enerjisi nükleer reaksiyonlardan (füzyon) kaynaklanır. Dünyamıza uzaydan ısı ve ışık ile birlikte nükleer radyasyon da gelir. Dünyaya gelen bu tür ışınlara kozmik radyasyon denir. Atmosferdeki ozon tabakası tarafından bu radyasyonun çoğu soğurulsa da az bir kısmı yeryüzüne ulaşır. Kısacası radyasyondan kaçınmak mümkün değildir.
Radyasyon denince ilk akla gelen X ve gama ışınlarıdır. Her iki ışınında enerjisi çok yüksektir. Bu yüzden bu ışınların maddelere nüfuz etme özellikleri çok fazladır.
Alfa ve beta ışınları atomun çekirdeğinden kaynaklanan radyoaktif ışınlardır. Her iki ışın da belirli bir kütleye sahiptir. Alfa ve beta ışınları kütleleri ve elektriksel yüklerinden dolayı, X ve gama ışınlarına göre, maddelere daha az nüfuz ederler. Ancak, bu ışınların iyonlaştırıcı etkileri daha fazladır. Nötron ve proton ise kütleleri alfa ışınlarının dörte biri kadar olan nükleer taneciklerdir. Çeşitli nükleer reaksiyonlar sırasında çekirdekten kopan nötron ve protonlar insan sağlığı için en tehlikeli radyasyonlardır. Özellikle nötron, elektrik yükü olmadığından çok büyük nüfuz etme özelliğine sahiptir. Buraya kadar kaynağını ve özellliğini anlattığımız radyoaktif ışınların insan vücuduna etkisi bu ışınların hareketleriyle ilgilidir.
Uzayda saniyede yaklaşık 300.000 km gibi çok yüksek hızlarla hareket eden bu ışınlar kolaylıkla insan vücuduna nüfuz edebilir ve vücudu oluşturan biyolojik hücrelere hasar verebilirler. Ayrıca, bu ışınların hücrelerin kimyasal yapılarını değiştirmeleri de mümkündür. Özellikle elektrik yüklü ışınlar saniyenin binde biri gibi çok kısa süre içinde hücre moleküllerini parçalayıp iyonlarına ayrıştırabilirler. Bununla birlikte, etrafta bulunan diğer hücreleri de fizyolojik görevlerini yapamaz duruma getirebilirler. Bütün bunların sonucunda radyasyona maruz kalan bir hücre ya ölür veya işlevini yitirir. Aslında az sayıda hücrenin ölmesi önemli değildir. Çünkü, normal yaşamda yıpranan hücrelerin ölümü ve yerlerine yenilerin doğması doğaldır. Ancak, yüksek radyasyon sonucu çok sayıda hücrenin aniden ölmesi veya normal çalışmasının bozulması canlının sağlığını önemli ölçüde etkileyecek bir olaydır.
Hayati önemi fazla olan dokularda (kemik iliği, dalak, kan ve üreme hücreleri) radyasyonun etkisi daha erken görülür. Çünkü, bu hücreler daha çabuk çoğaldığından bir hücredeki hasar, sakat doğan yeni hücrelerle çığ gibi büyür. Bu ise uzun bir zaman dilimi içerisinde her an bir tümör olarak sonuçlanabilir. Radyasyonun kanserojen etkisi bu şekilde ortaya çıkmaktadır.
En büyük tehlike ise hücre çekirdeği içindeki DNA’ların bozulmasıdır. DNA’lardan oluşan kromozomların yapılarının değişmesi, taşıdığı sırların kaybolması ve yeni genetik yapılı hücreler haline dönüşmesi sonucunda ebeveyne benzemeyen yeni bir genotip ortaya çıkar. Bu farklılaşmaya mutasyon adı verilir. Eğer bu durum, bireyin üreme hücrelerinde gerçekleşirse radyasyondan kaynaklanan bu değişiklik gelecek nesillere de aktarılır.
Yüksek dozda radyasyona maruz kalmış bireylerde görülebilecek başlıca hastalıklar şunlardır: Kanda ve kan yapan organlarda tahribat (anemi, lösemi), ciltte ateş yanığını andıran yaralar, gözde katarakt, kısırlık, kanser ve kalıtımsal bozukluklar.
Bir insan vücudunun kısa bir süre belirli bir radyasyon dozuna maruz kalması sonucu görülebilecek rahatsızlıklar ise kişiden kişiye değişebilir. Ancak, bu rahatsızlıkların genel özellikleri şu şekilde özetlenebilir:
50 rem gözlenebilir bir biyolojik etki meydana getiren en küçük radyasyon dozudur. Bu doz kandaki akyuvar sayısında geçici bir değişiklik meydana getirir.
100 – 200 rem arasında radyasyona maruz kalan bir insanda 3 saat içerisinde kusma ile birlikte yorgunluk ve iştahsızlık görülür. Bu tür hastalarda bir kaç hafta içinde iyileşme gözlenir.
300 rem radyasyon dozuna maruz kalan kişilerde 2 saat içinde kusma ve halsizlik başlar. Yaklaşık 2 hafta sonra ise saçlar dökülmeye başlar. Bir ay ile bir yıl arasında bu kişilerin %90’ı iyileşir. Vücut tarafından alınan radyasyon dozunun artmasıyla gözlenen etkiler daha belirgin ve ciddi olmaya başlar.
400 rem radyasyon dozuna maruz kalan kişilerde bir kaç saat içerisinde başlayan bulantı ve kusma dönemini iştahsızlık, halsizlik, ateş ve saç dökülmesi izler. Yaklaşık iki hafta sonra ağızda iltihaplanma görülür, ishal ile birlikte hızlı kilo kaybı başlar. Bu dozda radyasyona maruz kalan fertlerin %50’si 2 ile 4 hafta içinde ölür.
Doz 600 rem’e çıktığında ise ölüm oranı %90’a çıkar. Kalanların iyileşmesi ise çok uzun süren tedaviler gerektirir.
Radyoaktif ışınların zararları yanında bir çok yararları ve kullanım alanları da mevcuttur.
Radyoaktif izotoplar ile radyoaktif olmayan izotopların kimyasal özellikleri aynıdır. Bundan dolayı radyoaktif izotoplar izleyici olarak kimya araştırmalarında yaygın bir şekilde kullanılırlar. Örneğin bitki besin maddesine az miktarda katılan radyoaktif özelliğe sahip fosfor – 32 izotopu ile, fosforun bitki tarafından kullanılması izlenebilir. İzleyiciler özellikle tarımda kimyasal gübrelerin en uygun bileşiminin kullanım biçiminin bulunmasında büyük önem taşır.
Ayrıca, bir kimyasal tepkimenin mekanizması ya da bir bileşiğin yapısı çoğu zaman deneylerde radyoaktif izleyiciler kullanılarak aydınlatılır. Örneğin karbon – 14 izotopu ile fotosentez olayı incelenmiş ve CO2’nin şekerlere ve nişastalara dönüşümü hakkında geniş bilgi edinilmiştir. Radyoaktifliğin ışınım etkilerinden yararlanılan uygulamaların başında ışın (Curie) tedavisi gelir. Bu yöntem kanser ve benzeri habis tümörlerin yok edilmesinde kullanılır. Bu tedavi için en çok kullanılan radyoaktif izotop bir gama yayımlayıcısı olan kobalt – 60 izotopudur. Radyoaktif izotoplar hastalıkların teşhisinde de kullanılır. Örneğin günümüzde yaygın olarak kullanılan pozitron ışın tomografisi (PET scan) özellikle beyindeki bazı hastalıkların teşhisinde kullanılır. Bu yöntemde hastaya çok az miktarda karbon – 11 izotopu içeren glikoz (C6H12O6) verilir. Daha sonra glikoz ile beyne giden karbon –11 izotopunun yapmış olduğu pozitron ışınlarını belirlemek için beyin tomografisi çekilir. Bu yolla beyindeki anormallikler teşhis edilebilir.
Radyoaktif iyot – 131 izotopu tiroid bezi ile ilgili hastalıklarda kullanılır. Hastaya iyot –131 izotopu içeren NaI çözeltisi verilir. Kan dolaşımındaki bu izotopun vücuttaki hareketi radyasyon algılayıcılarıyla izlenir. Bunun sayesinde tiroid bozuklukları tiroid kanserleri, böbrek ve karaciğer hastalıkları teşhis edilebilir.
Radyografi radyoaktif ışınlar yardımıyla film veya duyarlı plaka üzerinde görüntü elde etme yöntemidir. Bu yöntem tıpta röntgen çekimi olarak bilinir. Röntgen çekiminde elektronik cihazların ürettiği X–ışınları kullanılır.
Endüstriyel radyografi de ise iridyum – 192 ve kobalt – 60 gibi radyoizotopların ürettiği gama ışınları kullanılır. Bu ışınlar ile metal ve plastik levhaların kalınlıklarının ölçülmesi, iç yapılarının incelenmesi mümkündür.

Yönetici
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 422
Yaş : 97
Nerden : Dershaneden
Kayıt tarihi : 29/07/08

Kullanıcı profilini gör http://nevsehirugur.forum0.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Nükleer Savaş!!

Mesaj tarafından Yönetici Bir Cuma Eyl. 26, 2008 11:23 am

Radyoizotopların diğer bir kullanım alanı ise petrol sanayisidir. Örneğin bir petrol boru hattında akışa katılan az miktarda radyoizotop ile borunun dışından akışı izlemek mümkündür. Ana boru hattından benzin, gaz ve motorin gibi petrol ürünleri arka arkaya gönderilebilir. Aktarılan ürünlerin son kısımlarına konulan radyoizotoplar sayesinde boru hattının diğer ucunda bir ürünün bitip diğer ürünün başladığı anlaşılabilir.
Çanakkale'nin ölüm köyleri
Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı sahil köylerinden Ahmetçe, Arıklı, Nusratlı, Kayalar, Kozlu, Büyüküstün, Koyunevi, Bademli, Behram, Yeşilyurt, Küçükkuyu atom bombası atılan Hiroşima ve Nagazaki gibi. Uranyum yataklarının üzerine kurulan köylerde yaşayanlar, yıllardan beri yüksek oranlı radyoaktivitelerin yol açtığı sanılan kanserden ölüyor
Uranyum elementi, 1789 yılında Berlinli bir kimyacı tarafından keşfedildikten sadece iki yüzyıl sonra insanlık, yaptığı nükleer silahlarla dünyayı 67 kez yok edebilecek bir güce sahip olmuş, 250 bin yıl saklanması gereken radyoaktif atıklarla baş başa kalmıştı. Çanakkaleli köylüler, dünyada bunlar olurken insanlık için çok önemli ama bir o kadar da ürkütücü güce dönüşebilen bu değerli madenin tam da üzerinde oturduklarından habersizlerdi. Ta ki, Maden Tetkik Arama ekiplerinin yolu bundan 35 sene önce Ayvacık ilçesine bağlı köylere düşene kadar.
MTA, Amerikalı ortağıyla birlikte köylülerin topraklarında uranyum aramak için kuyular açar. Sondajlardan alınan numuneler incelenir. Sonuç olumlu çıkınca tarlalar istimlak edilir, ocaklar açılıp çalışmalara başlanır. Köylüler de dolgun ücretle uranyum madenlerinde işbaşı yapar. Bir süre ara verilen çalışmalara 1979 yılında tekrar başlanır. 1982 yılında arama çalışmaları bilinmeyen bir nedenle durdurulur. Arama ekipleri, bazı kuyuların ağzını betonla kapatarak köylülere hiçbir açıklama yapmadan bölgeyi terkederler ve bir daha hiç uğramazlar.
Ölümlerin sırrı
Bu arada köylerdeki sebepsiz, biraz da esrarengiz ölümler devam ediyor. Köylerin nüfusu giderek azalıyor. Köy mezarlıkları her geçen yıl biraz daha kalabalıklaşıyor. Ölen insanların yaşlarının 30'un altına inmesi köylüleri daha da endişelendiriyor. Arıklı köyünde yaşayan 27 yaşındaki Salih Akgün'ün 1981 yılında kanserden ölmesi köylüleri şok eder. Rahatsızlanan köylülerin doktora gitmeye başlamasıyla sır perdesi aralanmaya başlar ama artık vakit çok geçtir. Çünkü hastaneye gidenlere 45 gün ile 3 ay ömür biçilir. Teşhisler hep aynı sonucu verir: Kanser! Köylüler, sinsi bir şekilde yayılan kanseri en tehlikeli ve ölümcül evresi olan dördüncü evresinde farkediyordu. Kanser, sessizce tüm organlara yayıldığı için bu saatten sonra da onlar için yapılacak fazla birşey yoktu. Her salâ okunuşunda köylüler artık kimin öldüğünü ve neden öldüğünü merak etmiyordu. Çünkü ölümlerin sebebi hep aynıydı; kanser. Tek düşündükleri sıranın kimde olduğuydu.
Sırtını dünyanın oksijen üretimi bakımından ikinci sırasında yer alan Kazdağları'na dayayan, zeytin ve çam ağaçlarıyla kaplı, masmavi deniz manzaralı köylerde yaşayanların kanserden öldüklerine inanmak o kadar güç ki... Peki herşeyi doğal olan bu köylerde insanların yüzde 60-70, hatta 80'inin kansere yakalanarak ölmesine yol açan şey neydi? Yıllardır sorulan ama herkesin sükûnetle geçiştirdiği bu sorunun cevabını aramak üzere 'ölüm köyleri'ne doğru yola çıktık.
Çanakkale'de İstanbul otobüsünden inip hemen Ayvacık münibüslerine bindik. Vakit kaybetmeden Ayvacık otogarından bir taksiye atlayıp doğru kanserli köylerin yolunu tuttuk. İlk durağımız ilçeye 13 kilometre uzaklıktaki Arıklı Köyü. Yorucu bir yolculuktan sonra öğleye doğru köye ulaştığımızda gözlerimize inanamadık. Köyün orta yerinde kalakaldık. Kimsecikler yok. Arıklı, Western filmlerindeki terk edilmiş kasabaları andırıyordu. Öğle namazına belki gelen olur diye caminin yanındaki taş duvarın üzerine oturup ezanın okunmasını beklemeye başladık. Yüzyıllar öncesindeki gibi yine köyü korsanlar mı bastı diye düşünürken bastonlu bir dede çıkageldi. Köyün kahvesini açıp "Oturun, akşama gelirler" dedi. Muhtar dahil herkes 'zeytine' gitmiş. Öğle ezanının okunmasına yakın birkaç ihtiyar daha geldi. Lafladık biraz. Tarihi Etiler dönemine kadar uzanan ve tarihte Gargara Kasabası olarak bilinen köy, eskiden daha da kalabalıkmış. Ekonomik sebepler ve kanserden ölümlerin artmasıyla göç vermiş. Bugün bir avuç insan yaşıyor. Köy 100-150 haneye düşmüş.
Muhtarın dedesi kanserden ölmüş
İkindi vakti köylüler yorgun argın dönüyorlar. İstanbul'dan 'gastecilerin' geldiğini haber alanlar kahvede toplanmaya başlıyor birer ikişer. Çaycı servise başlayınca biz de ufaktan ufaktan konuyu açıyoruz. Çayını alan sandalyesini sürüyerek geliyor masamıza. Konu kanser ve ölüm olunca herkes başını çeviriyor, gözlerini kaçırıyor. Bu konuyu konuşmak bile istemedikleri besbelli. Gözlerinden çaresizlik okunuyor... Fakat çaylar tazelendikçe sohbet koyulaşıyor. Lafı döndürüp dolaştırıp kansere getiriyoruz. Muhtar Mustafa Taşdöğen, sigarasından derin bir nefes çektikten sonra; "1975 yılında dedem Tevfik Yılmaz kanserden öldü" diyerek söze başlıyor. Kurbanlar birer ikişer sayılmaya başlanıyor. Ferhat Sönmez 1986'da ölmüş. 1992 yılında kızı Nezahat Yetkin kanserden vefat etmiş. Hüseyin Konyalı 1998'de yaşamını yitirmiş. Henüz 27 yaşında bir genç iken ölen Salih Akgün ilk kurbanlar arasında. 49 yaşındaki Hasan Baltacı hasta yatıyor. Kansere her evden birer ikişer kurban verilmiş. Bizi mezarlığa götürüp kanser kurbanlarını birer birer gösteriyorlar. Çam ağaçları arasındaki köy mezarlığında 100 yıl kadar önce burada şehit düşmüş Osmanlı paşalarının dışında yatanların yüzde 80'inin ölüm nedeni kanser.
Kansere neyin sebep olduğunu sorduğumuzda herkes susuyor... Muhtar Taşdöğen, bundan yedi yıl önce Sağlık Grup Başkanlığı'na durumu bildirerek araştırma yapılmasını talep etmiş. O günden bu yana ne gelen olmuş ne de giden... Yazıya cevap bile alamamış.
Dünyanın diğer yerlerinde meydana gelen uranyum facialarından haberi olmayan köylülere maden ocaklarını soruyoruz. Uranyum ile kanser arasında bir bağlantı kuramayan köylüler, İmamınulak, Maremintepe, Feyzullah Tepesi, Öğrencik, Karantılı, Asmacık mevkiinde 50'yi aşkın kuyu açıldığını söylüyor. Arama ekipleri özellikle Feyzullah Tepesi'nde çok durmuşlar. 1800 metreye kadar inilmiş. Burası hiç gerekçe gösterilmeden üzeri betonla kapatılmış. Diğer kuyuların üzeri açık ve köye çok yakın. Bazıları köylülerin tarlasının içinde.
Bir süre sonra köylülerden korkunç gerçeği öğreniyoruz. Arıklı Köyü'nün içme suyunun kaynağı uranyum kuyusu açılan Örencik mevkine sadece 300-400 metre mesafedeymiş. 5-6 yıl öncesine kadar köy halkı bu suyu içiyormuş. Ölümlerin bu sudan kaynaklandığı şüphesi üzerine köylüler bu suyu bir daha içmemişler. Yetkililerden maden ocaklarından uzak bir bölgeden su getirilmesini istemişler. Bu istek seçim dönemine denk geldiği ve köylülerin başka bir partiye oy vermeleri nedeniyle önceleri dikkate alınmamış. Köyden sözkonusu siyasi partiye yeterince oy çıkmayınca Arıklı halkı, o şüpheli sudan içmeye mahkum edilmiş. Daha sonra 14 köyü kapsayan bir şebeke yapılarak Kaz Dağları'ndan yeni su getirilmiş. Ancak kansere yakalananların sayısı hâlâ artıyor. Ölümler sürüyor.
Madenin bekçisi akciğer kanserinden öldü
Uranyum madeninde çalışan köylüleri bulup bir rahatsızlıkları olup olmadığını soruyoruz. 1965 madeninde çalışan Mücahit Çakan sağır olmuş. Kuyularda çalışırken kulaklarından kan gelmiş. Kendisine havasızlık nedeniyle böyle bir rahatsızlığın meydana geldiğini söylemişler. 1965 ve 1979 madeninde çalışanlar ise görünürde(!) herhangi bir rahatsızlıklarının olmadığını söylüyor. Ücretler ve yiyecek konusunda hiçbir sıkıntı çekmediklerini anlatan madenci köylüler, tüm bu imkanları sunan Amerikalı şirketten övgüyle bahsediyorlar.

Yönetici
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 422
Yaş : 97
Nerden : Dershaneden
Kayıt tarihi : 29/07/08

Kullanıcı profilini gör http://nevsehirugur.forum0.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Nükleer Savaş!!

Mesaj tarafından Yönetici Bir Cuma Eyl. 26, 2008 11:23 am

Fakat âzâ Ekrem Keskin'den öğrendiğimize göre, 1965 madeninde bekçilik yapan Raşit Yetkin isimli köylü, 51 yaşında 'akciğer kanseri'nden ölmüş. Bu uzmanlar için oldukça ilginç ve düşündürücü bir veri. Çünkü uranyum madeninde çalışan işçiler salınan 'radon gazı'ndan dolayı akciğer kanserine yakalanıyor. Madende çalışan işçiler yaşarken bekçinin ölmesi bir çelişki gibi görünse de, işçilerin sağlıklı olduklarını söyleyebilmelerinin herhangi bir tıbbi dayanağı bulunmuyor. Bu da ciddi bir araştırma konusu.
Kütahya'nın, Etibank madeniyle iç içe yaşayan Dulkadir Köyü'nde yaşananlar hatırlanırsa, böyle bir araştırma için geç kalınmaması gerekiyor. Bu köyde, 1987'de Etibank'ın 100. Yıl Gümüş İşletmeleri'nin faaliyete geçmesiyle 1997 yılına kadar genç, yaşlı 60 kişi, başta akciğer olmak üzere, mide, kalın bağırsak gibi kanser türlerinden yaşamını yitirmişti. Anadolu Üniversitesi'nden Prof. Dr. Necla Özdemir'in 1993'te, Sağlık Müdürlüğü'nün isteğiyle hazırladığı raporda, köy suyunda standartların çok üstünde arsenik saptandığı belirtilerek, akciğer kanserlerinin nedeni olarak, "Evlerin sıva-badanasında kullanılan toprak örneklerinde kristalin kuarts saptanmıştır. Bu mineral uzun süre solunduğu takdirde akciğer kanseri riski artar" deniliyordu. Arıklı köyü sakinleri de evlerin yapımında kullanılan bir tür kesme taştan şüpheleniyorlar. Bu taşlardan özellikle Nusratlı Köyü'nden çıkarılanların üzerinde kahverengi benekler bulunuyor. Yapılan tahlillerde beyaz renkli bu kesme taşların astıma neden olduğu saptanmış. Aslında güneşten gelen kozmik ışınlar, toprağa karışır ve yok olurlar. Ancak, beton ve taş yığınları bu ışınları geçirmezler. Dolayısıyla şehirlerde kanser riski fazladır. Bölgedeki köylerin tamamı taş yapı. Bu durumun kanseri artırıcı bir etki yapıp yapmadığı da ayrı bir araştırma konusu. Kütahya'da ayrıca, köy kuyuları mühürlenmiş, ardından Etibank, ölümlerin artması üzerine köye başka bir bölgeden borularla su getirmişti.
Arıklı Köyü'nde yaşanan şüpheli ölümlerin nedeninin, hiçbir araştırma yapılmadığı için uranyum madeninden kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor. Köylüler, "Madenden önce ölenleri eceli geldi diye gömüyorduk. Eskiden ölenler arasında kanserlilerin olup olmadığını bilemiyoruz. Son yıllarda doktora gitmeye başlayınca kanseri öğrendik" diyorlar.
Mezar kazıcısının istatistiği!
Akşam saatlerinde en fazla kanserden ölümlerin görüldüğü diğer bir köy olan Ahmetçe'ye hareket ediyoruz. Arıklı'ya giderken arabaya aldığımız köylü neden geldiğimizi haber vermiş olmalı. Köye girdiğimizde insanlar "Ne soracağınızı biliyoruz" dercesine bize bakarken, endişelerini de gizlemeyi başaramıyorlardu. Kapı kapı dolaşıp Ahmetçeliler'le görüştük. Köy kahvelerine uğrayıp sorular sorduk. Aldığımız yanıtlar hep aynıydı. Bu köyde de insanların yüzde 60'ı, yüzde 80'i kanserden ölüyor. Hemen her evden kurban verilmiş. Hâlâ ölümü bekleyen hastalar var. Görüştüğümüz her insan, daha sağlıklı bilgi alabilmemiz için köyün mezarcısını bulmamızı istiyordu.
Geceyarısına doğru mezar kazıcısı İbrahim Çelik'i bulduk. Çelik, geçimini çiftçilikle sağlıyor. Fakat 1988 yılından bu yana Ahmetçe Köyü'nün mezarcısı. Dedesini kansere kurban veren mezarcı Çelik, 1994 yılından itibaren mezarını kazdığı mevtaların listesini tutmaya başlamış. Cebinde taşıdığı bloknota ölen kişinin ölüm tarihinden yaşına ve ölüm nedenine kadar her türlü bilgiyi yazıyor. Ahmetçe'de kanserden ölenlerin isimlerini istediğimizde defterini açıp bir çırpıda 30 kişi saydı. 1995'ten itibaren tam 30 kişi ölmüş. Bu, oldukça yüksek bir rakam. Mezarcı İbrahim'in istatistiğine göre, mezarlıklar kanserden ölenlerle dolu. Listenin başında Ayşe Can isimli bir kadın var. Ölüm listenin sonunda ise 37 yaşındaki Erol Dedeoğlu yeralıyor. Geçtiğimiz hafta kenserden ölmüş. Kanser çeşitleri aynı Arıklı köyündeki gibi. Akciğer kanseri, mide kanseri, prostat kanseri, kalın bağırsak kanseri, rahimağzı kanseri, göğüs kanseri... kanserin her çeşidi var. Mezarcı İbrahim'in ölüm listesi aslında kanser insidansı gibi. Listede kanser ölümlerinin yaşa, cinse, kanser türüne, tarihlere göre dağılımları bile var. Sağlık Bakanlığı Teşkilat Şeması'nda Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı'nın görevi, "Kanserle savaş hizmetlerini planlamak, uygulamak ve bu hizmetlerin organizasyonunu sağlamak, kanserle ilgili her türlü istatistiki bilgileri toplamak, araştırma ve incelemeler yapmak..." şeklinde tanımlanıyor. Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi'nde bile Mezarcı İbrahim'in verilerinin olmadığına bahse gireriz. Bırakın istatistiği köye uğrayan bile yok.
Geceyi misafirperver köylülerin evinde geçirip ertesi gün araştırmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Edindiğimiz bilgiler daha da ilginç. Ahmetçe'de hiç maden ocağı açılmamış. Fakat ölümler kanserden. Ahmetçeli'ler de içme sularından şüpheleniyor. Kamu görevlisi bir köylünün söylediğine göre, köyün girişinde bulunan su bir süre önce iddialar üzerine tahlil ettirilmiş. Tahlili yaptıran doktor, suda yüksek miktarda uranyum çıktığını söyleyerek kimsenin içmemesi için uyarmış. Adı açıklanmayan doktorun başı beladaymış. Doktor kayıplara karışmış. Görüştüğümüz uzmanlar, uranyumun kanser yapması için mutlaka yüzeye çıkartılmasının gerekmediğini, doğal haliyle de tehlikeli olabileceğini söylüyor. Arıklı Köyü Muhtarı Mustafa Taşdöğen köye ikinci kez gidişimizde uzmanların açıklamasını destekleyici bir bilgi veriyor. Muhtar Taşdöğen'in anlattığına göre, bundan 25 yıl önce bölgede inceleme yapan maden mühendisi bir profesör, "Evlat sizin bu bölge çok tehlikeli. Burada uranyum var. Avrupa uranyumun adını duyduğu yerden uzaklaşıyor. Biz bunları halka açıklarsak beni Malta adası bile temizlemez. Dünyanın öbür ucuna sürgün ederler. Buraların zeytinyağı, eti, sebzesi, turizmi ölür. Körfezden Akdeniz'e kadar hayat durur" demiş. Muhtar, "Kimdir, neyin nesidir, adını hatırlayamıyorum" diyor. 25 yıl öncesi, madenlerin açıldığı döneme denk geliyor.
Etkisi 30 kuşak sürüyor
Diğer köylerde de maden araması yapılmamış ama kanserden ölümler bütün hızıyla sürüyor. Kanser ölümleri sahil şeridine paralel olarak kurulan köylerde görülüyor. Ahmetçe ve Arıklı ölümlerde listebaşı. Bu iki köyü Nusratlı, Kayalar, Kozlu, Büyüküstün, Koyunevi, Bademli, Behram, Yeşilyurt ve Küçükkuyu beldesi takip ediyor. Dağ köylerinde ise kanser ölümlerine rastlanmıyor. Bütün bulgular bölgenin altındaki uranyum yataklarını gösteriyor. Uzmanlar, bunu kesinleştirmek için vakit kaybedilmeden ciddi ölçümlerin yapılmasını öneriyor. İstanbul'daki Metropolitan Florence Nightingale Hastanesi Amerikan Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Coşkun Tecimer, "Bölgedeki maden yataklarında, sularda, toprakta, havada bulunan radyoaktivitenin ölçülmesi lazım. Radon gazı yayılımının olup olmadığının tesbit edilmesi gerekmektedir" diyor. Bu hassas görev de nükleer tıp ya da atomla ilgili kuruluşlara düşüyor. Prof. Tecimer, kanserden ölümler Türkiye ortalamasının üzerinde ise bu ölçümlerin mutlaka yapılması gerektiği konusunda uyarıyor. Verem Savaş Dairesi'nin en son verileri 1996 yılı tarihini taşıyor. Buna göre Türkiye ortalaması yüz binde 63.46. Bölge bazında bu oran yüz binde 64.29. Ancak bölgedeki ölümlerin bu insidansa yansımadığından hiçkimsenin şüphesi yok.
Köyleri dolaştıkça ölüm listeleri uzadıkça uzadı ama ölüm nedeni değişmedi. Hep kanser! Kanser! Kanser!.. Aslında kanserdışı ölümler de şüpheli. Çünkü kanser hastalarının çoğu, kalp hastalığı veya başka enfeksiyonlar gibi kanserle ilgisi olmayan nedenlerden dolayı ölür. Köylerde guatr ve veremden ölenler var.
Bugün insanların radyoaktif bir etkiye maruz kalmaları için bir nükleer tesis çevresinde yaşıyor olmaları gerekmiyor. Bu maddeler henüz doğada iken bile insanları etkileyebiliyor. Sözkonusu, uranyum gibi bir madde olunca durum biraz daha vahim. Uranyum insan, hayvan ya da diğer canlılarda, kanser ve genetik deformasyonlara yol açabiliyor. Temizliği de mümkün değil. Çünkü yok olmuyor. Uranyum tozlarını solumaya devam eden bölgede yaşayanlar için tehlike ömürboyu. Uzmanlar uranyumun etkisinin 30 kuşak süreceğini belirtiyorlar. ABD'de yapılan araştırmalara göre, akciğer kanseri en sık olarak 40-70 yaşları arasında görülüyor. Bütün vakaların yalnızca yüzde 2'si 40 yaşından önce görülüyor. Oysa bu köylerde kanserden ölenlerin birçoğunun yaşı 40'ın altında. Bu bölgedeki insanların yediği ete, sebzeye, içtikleri süte, soludukları havaya tehlikeli izotopların bulaşıp bulaşmadığının saptanması gerekiyor.
Çanakkaleli köylüler neden öldüklerini ve karşı karşıya kaldıkları tehlikenin büyüklüğünü bile bilmezken bakın dünyada neler oluyor: Bugün uranyum madeninin dünya rezervinin yüzde 20'si, Avustralya'da son doğal yöre ve yerlilerin yaşadığı bir parkta bulunuyor. Ancak dünya için bu kadar önemli maden orada yaşayan insanların ve doğanın zarar göreceği endişesiyle çıkarılmasından vazgeçilebiliyor. Federal Almanya Parlamento üyesi ve Yeşiller Partisi Enerji Sözcüsü Hans Josef, bir süre önce ''Uranyum çıkarmak amacıyla insanların doğal olarak yaşadığı tabiatın tahrip edilmesinin, insanların yararına olmayacağı kanaatine vardık'' diyerek insan yaşamına verdikleri önemi bir kez daha vurguluyordu.
Kanada'da ise nükleer enerji istasyonları çevresinde yaşayanlarla ilgili olarak kapsamlı kanser testleri yapılmasına karar veren hükümet, ayrıca atom enerjisi araştırma laboratuvarları, yakıt işlem tesisleri ve uranyum madenleri çevresinde oturanlardaki kanser ve bağlantılı diğer hastalık oranlarını araştırıyor. Kanada Atom Enerjisi Denetim Dairesi -AECB-, yapılmasına karar verilen testlerin kamuoyundan gelen yoğun kaygı ve istemler doğrultusunda oluştuğunu açıkladı. Çanakkale'nin köylerinde düpedüz insanlar ölüyor ama dönüp bakan bile yok.
Daha dün "Çanakkale geçilmez!" diyerek her evden işgal güçlerine karşı ikişer üçer şehit veren bu köylerde bugün her haneden kansere kurbanlar veriliyor. Ezineli Yahya Çavuş'ların, Koca Seyyit'lerin torunları kansere yenik düştü. Bu sefer öyle vatan için değil anlamsız bir vurdumduymazlık yüzünden hayatlarını kaybediyorlar. Bütün denizler aynı limana çıkıyor. Bu limanın adı; kanser. Biz Çanakkale'nin ölüm köylerinden ayrılırken ölümü bekleyen kanser hastaları ve umutlarından başka yitirecek hiçbirşeyleri kalmayan insanları bıraktık geride. Umarız daha fazla geç olmadan devlet de uğrar bu köylere.

Yönetici
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 422
Yaş : 97
Nerden : Dershaneden
Kayıt tarihi : 29/07/08

Kullanıcı profilini gör http://nevsehirugur.forum0.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Nükleer Savaş!!

Mesaj tarafından Sponsored content Bugün 8:41 pm


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz